Çok

Sevginin, hayvani bir duygu olduğunu ve zaman içersinde gelişen insan beynimizde yer almayacağını biliyor musunuz ?

Annelik içinde aynı şeyi söylesem, kızar mısınız?

Uzunca bir zaman sonra, duygusal kararları makinalara bırakacağımıza ve bizlerin sadece çokluktan mutlu olacağımız bir dünyada yaşayacağımızı söylesem.

Çok ileri gittim değil mi?

Çoklu ortak bilinç grubuna üye olun.

Ama şu an için  tek ihtiyacımız sevgi.

"We’re all going to die, all of us, what a circus! That alone should make us love each other but it doesn’t. We are terrorized and flattened by trivialities, we are eaten up by nothing."
Charles Bukowski, The Captain is Out to Lunch and the Sailors have taken over the Ship, 1998 (via thatkindofwoman)

Güverte

Ellerini çatlak topuklarında gezdirdi.
Eski bir gemi güvertesi gibi pürüzlü, yer yer yumuşak bu ayaklar ona kırk senedir hizmet eden sadık uşaklar gibiydiler. Hiç sevgi görmemiş bu ayaklar şimdi onun güçlü parmaklarıyla şımartılıyorlardı. Nasırlı, elleriyle ayak parmaklarını sıkıştırdı, ne iyi gelmişti bu kısacık sevgi.

Güneşi denizin köşesinde bir süre seyretmiş. Tamamen yok olduğunu görmemek için başını çevirmişti. Buna en çok ayakları sevinmişti, besbelli.

Bu azgın sular ve mesleğinin tehlikeleri, onu bir kaya gibi yontmuş, çocukluğundan kalma tüm güzel anılarını silmişti. Babası iyi kalpli bir adamdı, tüm iyiler gibi vergi boyundurluğu altında ezilmiş, kıt kanaat geçinip, bir gün ansızın ortadan kaybolmuştu. Ekşi bir surat ile hatırlıyordu, hatırlamak istemediği anılarını. Hiç mi güzel bir anı olmamıştı ? Hatırlamiyordu işte.

Mühim olan parasını zamanında almaktı, o kadar. Malları teslim edip, kazandığı ile sarhoş olup, bir kaç ucuz orospu sikmek yetiyordu, yeniden işe başlaması için. İyi para vardı işinde.

Ama öldürülme ve hasta olma ihtimali, onu çok değiştirmişti, kaba saba bir adam haline dönmüş, hatta bir kaç adam bile öldürmek zorunda kalmıştı.

Kolay değildi, kölecilik. Ama gemide ki it sürüsünü yönetmek daha zordu. Çoğu katil ve tecavüzcülerden oluşan bu çirkin insanlara ihtiyacı vardı. Ondan korkuyorlardı, iyi ki korkuyorlardı. Çünkü biliyordu ki, en ufak bir çıkar davasında en pis kokulu tayfasının, ince uçlu bıçağını, uykusunun en güzel yerinde, gırtlağına sokacağını. 

Yemek.., diye bağırdı. Ressam. Bulabildikleri en yiyi aşçıydı Ressam.

60 yaşlarında koca göbekli, kısa boyunlu bu adam, uzun seneler sosyetenin artıklarından faydalanarak, kendi arka mahalle lokantasını işletmiş. Sonunda da ona kendine bu lüksü sağlayan yağverin, bir kızgınlık anında boynunu kırarak, kendi işine son vermişti. Bir kaçak olarakta en iyi yerin gemi olduğunu düşünmüştü. Bir kapı kapanır, diğer bir kapı açılır diye düşünmüştü Dev, onu işe alırken. İlk akşam yemeğinde, patates çorbasını beğenmeyen bir denizciyi,kolundan tutuğu gibi yere çalmış.Kemer tokasıyla yüzüne derin bir yarık açmıştı.Adamın gözünü çıkarmadan ayırmışlardı, bu pavurya kollu adamı, zavallı denizci üzerinden. Ressamliği, sinirli ve kavgacı ruhunda ki deli renklerden değil hakikaten güzel resim yaptığındandı. Yemek yapmadığı zamanlar, merdiven altına, aynalık kenarlarına, mutfak masasına,  kömür ve tebeşir ile resim yapar, başparmağıyla gölgeler çizer, resmi düzeltirdi. Ellerinin simsiyah oluşunu ilk başta yadırgamış olsalarda, o kavgadan sonra kimse Ressamın gözünün içine bakip tek kelime edemedi. 

Ama Ressam’da korkardı Dev’den…

earwigbiscuits:

Hagia Sophia, Istanbul (532-537 AD)

earwigbiscuits:

Hagia Sophia, Istanbul (532-537 AD)

Demir

Saçlarımın arasında yılan buldum. Gözleri senin gibi. Başı başımda, gerisi boynuma dolanmış. Nefes alıyoruz.
Ayaklarımı suda gördüm, yeni hayatlar parmak uçlarımda. Yüzüyoruz, tenimizin arasında hayatın kendisi var. Bir çakıl taşını koltuk altına yerleştirdim beni hatırlaman için. Sen değil buram buram deniz kokuyor beynim. Kokun güneşte kaldı, bensiz güneşli günlerin güneşinde. Kim bilir nasıldır boynun şimdi. Dişlerimin arasında demirler, ısırıyorum orduları, acımadan, kaybetme korkusu olmadan. Her şeyin tadına baktıysam burada işim ne.

Altın

Herşeyin tadına baktıysam burada işim ne.
Üst üste binmiş ordular, bir vuruşta binlercesini öldürüyorum.
Sonu gelmez bir okyanus dalgası gibi yılmadan üşenmeden geliyorlar.
Toprak kanı emmiş, göller, nehirler kan akıyor.
Birisinin kellesini uçuruyorum, diğerinin kalbini kırıyorum, acıtırcasına eziyorum çekicimle henüz ıslak kafataslarını.
Göğsümde grafit bir karanlık var. Gücümün kaynağı.
Binlerce senenin tılsımlı dikenlerinin oyduğu göğsüm artık kendisi bir kan tanrısı. Acımasız, binlerce kollu bir savaşçı. Altın.
Korkun benden.

Bu akşam seninle kalip iyi olduğuna emin olacağım dedi adam 

kendi kendine.